1985 Yılında eğitim öğretim hayatına başladığım günden eğitim hayatımın sonuna, yüksek lisans da yaptığım düşünüldüğünde, hep devlet okullarında okudum. Eğitim hayatım boyunca devlet okullarının hep maddi sıkıntıları oldu ve devletten gelecek iki top A4 kağıdının yolunu gözlediğimiz doğrudur.
Okullarımızda temizlik malzemesi yoktu ama okulun yapı taşı olan yıllara meydan okuyan temizlik görevlisi amca ve teyzeleri vardı. Deterjan yok tu ama her manada temizlik vardı.
Okulun bir ihtiyacı olduğunda hayırsever veliler veya devletten yolu özlemle beklenen ödemesi vardı. Geç de olsa gelirdi ama. Kanunlar ve kurallar vardı. Mesleğinde zirve liyakatli müdürler, müdür muavinleri vardı. Hala da vardır diye düşünüyorum en azından kanunların.
Mesela Anayasa’nın 42. maddesi açıkça belirtir: "İlköğretim, kız ve erkek bütün vatandaşlar
için zorunludur ve devlet okullarında parasızdır." Hali hazırda çocuğu olup okula gönderen
velilerin yüzünde acı bir tebessüm belirmiş olabilir.
Ancak bugün sokaktaki herhangi bir veliye dokunduğunuzda, bu cümlenin yalnızca kağıt üzerinde kaldığını fısıldayacaktır size. Son yıllarda devlet okullarında yaşanan dönüşüm, eğitimi kamusal bir hak olmaktan hızla uzaklaştırıp, okulları adeta birer ticarethaneye, velileri "müşteriye", öğrencileri ise "maliyet kalemine" dönüştürüyor.
Süreç, okulların temel ihtiyaçlarının (temizlik, güvenlik, kırtasiye) genel bütçeden yeterince karşılanmamasıyla başladı. Okul idareleri, temizlik personeli çalıştırabilmek ya da bir top A4 kağıdı alabilmek için adeta birer işletme yöneticisi gibi kaynak yaratma telaşına düştü. "Kayıt
parası" adı altında başlayan zorunlu bağışlar, zamanla yerini yaratıcı gelir modellerine bıraktı:
Okul aile birliği aidatları, fotokopi paraları, belirli öğretmenlerin sınıflarına çocuklarını yazdırmak isteyenlerden talep edilen "VIP sınıf" ücretleri, kulüp öğrencisi, etüt ücreti ve ardı
arkası kesilmeyen kermesler...
Bu durum, okul koridorlarında ticari bir ekosistem yarattı. Parayı veren velinin çocuğunun
daha iyi imkanlara sahip olduğu, veremeyenin ise arka sıralara itildiği gizli bir kast sistemi inşa
edilidi. Eğitimde fırsat eşitliği, kaynak kitap dayatmalarından, malzeme listelerine, okul
forması tekellerine kadar uzanan bir piyasa dişlisinin arasında ezilidi.
Okulların ticarethaneye dönüşmesi ile öğretmen-veli-öğrenci arasındaki o kutsal bağın zedelenmemesi mümkün mü? . Bir okulda paranın konuşulduğu yerde, pedagoji kapı dışarı edilir.
Veli, "parasını ödediği hizmetin" eksiksiz ve kendi istediği şekilde sunulmasını bekleyen
bir müşteriye dönüştüğünde; okul yönetimi de eğitimi değil, bilançoyu düşünmeye başlar.
Bilanço deyince aklıma geldi bir müdür arkadaşım okulun çatısını aktarttığını söyleyince başta
MEB imkanlarıyla yapıldığını düşünürken veli imkanları ile yapıldığını söyledi. Hayır sever bir
velinin yardımı diye düşünürken kendisi kulüp öğrencilerinden alınan paralar ile yapıldığını
söyledi. Çatı aktarılacak kadar para artırılıyorsa ne kadar para toplanıyor ki diye sorduğumda
sadece kulüp öğrencilerinden aylık yaklaşık 1 500 000 tl toplandığını öğrenince aklıma sizin
okulun finans departmanında kaç kişi var sorusu gelmedi değil.
Tabiki bu bir örnek yaptığım araştırmalar sonucu yönergeler ile mükemmel bir para çarkının
kurulduğunu gördüm. Bu toplanan para yüzde oranları ile giderlere paylaştırılmış durumda
müdür %7 sini müdür yardımcısı %5 ini alıyormuş.
Daha önce sosyal medyada ve yazılı basında bu tarz haberler görmüştüm. Okula daha fazla
para getirebilmek için müşteri pardon öğrenci sayısını artırmak için kadrolu öğretmenlere
sınıf açmayıp norm fazlası yapan müdürler varmış diye. Ama bundan üst yönetimler rahatsız
olur diye düşüne bilirsiniz bence olmaz çünkü onlarında % oranında payları varmış. Yani
üzülerek söyleyebilirim bir müdür eğer yeterli müşteriyi toplayabilirse 41000 tl ye kadar ek
ücret alabiliyormuş.
Ne kadar acıdır ki belki de evinde kendi ekonomisini eşine bırakan bir müdür finans
konusunda hiçbir eğitimi olmadan aylık 1 500 000 tl yi kullanabiliyor. Bizim müdür arkadaş
bol bulduğu parayı okulun çatısına sürmüş, kim bilir başkaları nerelere sürüyorlar. Devlet
eliyle olmayınca da ihale usulleri, teklif süreçleri de hak getire tabi.
Lafın özü eğitim, bir ülkenin geleceğine yapılan en büyük kamusal yatırımdır ve kar-zarar
mantığıyla yönetilemez. Devlet okullarının bu piyasa sarmalından kurtarılmasının tek bir yolu
vardır: Okullara ihtiyacı olan tüm ödeneklerin, hiçbir velinin cebine göz dikilmeden, doğrudan
genel bütçeden ve eksiksiz olarak aktarılması.
Aksi takdirde, parasız eğitim hakkını savunan o anayasal madde, her eğitim-öğretim yılı
başında ödenen faturaların gölgesinde yok olup gidecektir. Çocuklarımıza bırakacağımız
miras, parası kadar eğitim alabildikleri bir dünya olmasın.
Ama yine de unutulmasın okullara finansçı şart.
Yorum Yaz
Yorumlar
Diğer Yazıları
FLAŞ KOCAELİ GAZETESİ
Tel: 0555 819 86 99