Dünyanın en garip alışkanlığı ne biliyor musunuz?
Bazı insanların açlıktan ölmesini, başka insanların diyet listeleri arasında konuşuyor olması.
Bir yerde çocuklar bir dilim ekmeği kardeşiyle bölüşmenin hesabını yaparken, başka bir yerde “fazla sipariş” çöpe gidiyor. Ve insan, aynı gezegende yaşadığına bazen inanmakta zorlanıyor. Çünkü adaletsizlik artık sadece ekonomik bir mesele değil; vicdanın coğrafi dağılımı hâline geldi.
Açlık denince çoğumuzun aklına uzak ülkeler geliyor. Televizyon ekranlarında gördüğümüz kurumuş topraklar, incecik çocuk kolları, yardım kolileri… Oysa açlık bazen hemen yanı başımızda oturuyor. Sessiz. Utangaç. Kendisini göstermemeye çalışarak. Markette fiyat etiketi değiştiğinde gözünü kaçıran emeklide, çocuğuna “tokum ben” diyerek son lokmayı ona bırakan annede, akşam eve dönerken fırın kokusuna biraz fazla bakan gençte…
Belki de çağımızın en büyük trajedisi şu: İnsanlık hiç bu kadar zengin olmadı ama hiç bu kadar paylaşmayı unutmadı.
Üstelik mesele yalnızca para da değil. Adalet dediğimiz şey bazen bir insanın doğduğu yer kadar basit. Dünyaya hangi sokakta gözünü açtığın, hayatının kaderini belirliyor. Bir çocuk temiz suya ulaşabildiği için hayatta kalırken, bir başka çocuk sadece yanlış ülkede doğduğu için hastalanıyor. Aynı gökyüzüne bakıyorlar ama biri geleceği hayal ediyor, diğeri sadece yarını çıkarabilmeyi.
Ve biz, bütün bunlara zamanla alışıyoruz. İşte en korkutucu olan da bu.
İnsan zihni tekrar eden acıya karşı kendini korumak için hissizleşiyor. Her gün yeni bir savaş haberi, yeni bir yoksulluk görüntüsü, yeni bir felaket… Bir süre sonra ekranı kaydırıp geçiyoruz. Çünkü sürekli üzülmek yoruyor insanı. Ama galiba dünyayı değiştirenler, tam da o yorgunluğa rağmen hissedebilmeyi sürdürenler.
Belki hiçbirimiz dünyadaki açlığı tek başımıza bitiremeyiz. Ama bazen mesele dünyayı kurtarmak değildir. Bir insanın dünyasını biraz olsun hafifletebilmektir. Çünkü adalet, büyük kürsülerde yapılan konuşmalardan önce küçük masalarda başlar. Bölüşülen ekmekte, duyulan merhamette, “bana ne” dememekte…
Dünyayı ayakta tutan şey kusursuz sistemler değil hâlâ utanabilen insanlardır. Çünkü bir insan, başka bir insanın açlığından rahatsız olmuyorsa; orada yalnızca yoksulluk değil, insanlık da eksiliyor demektir.
Koskocaman ve sınırları belki de hiçbir zaman bilinemeyecek karanlık uzayda, küçük mavi bir nokta halinde görünüyor üzerinde yaşadığımız dünya. Bunu her an gözümüzün önünde tutmamız gerek. O zaman her şey nasıl da farklılaşıyor insanın kalbinde de beyninde de. Değersizleşiyor en kıymet verdiklerimiz. Ama hayaller, umutlar daha da anlam kazanıyor. Zaman sinsi bir yabancı gibi kalakalıyor, içini doldurmak en büyük gereklilik haline geliyor tüm yapıp ettiğimiz şeylerin, geriye kalan vakitlerin. Hani şair demiş ya ‘iyi kalpli insanların hatırına dönüyor dünya’ diye. Bazen gerçekten öyle olduğuna inanıyorum. Bizi iyilik kurtaracak. Kurtarmasa dahi bizi biz ‘insan’ yapan en güzel özellik belki de bu. Ve hâlâ inanmak istiyorum; dünyayı sonunda iyilik kurtaracak.
Bir çocuğun başını okşayan el, tanımadığı biri için askıda ekmek bırakan insan, kendi canı yanmışken başkasının yarasını sarmaya çalışan o sessiz kalpler… Dünya belki büyük savaşlarla değişmiyor ama küçük iyiliklerle ayakta kalıyor.
Çünkü kötülük gürültülüdür; iyilik ise çoğu zaman sessizdir. Ama insanı hayatta tutan şey o sessiz iyiliğin varlığıdır. Bir yerde hâlâ birileri paylaşmayı, utanmayı, merhamet etmeyi biliyorsa bu dünya tamamen karanlığa teslim olmayacak demektir.
Belki insanlık uzun zamandır kaybediyor gibi görünüyor. Ama bir insan, başka bir insanın açlığını kendi vicdanında hissedebiliyorsa hâlâ umut vardır. Ve umut varsa, dünya hâlâ bir şansa sahip demektir, pek tabi biz de! Şansımızı adalet ve iyilik için kullanalım…
Yorum Yaz
Yorumlar
FLAŞ KOCAELİ GAZETESİ
Tel: 0555 819 86 99