Bazen insanlar neden kapıyı çalmaktan vazgeçer? Oysa kapı hâlâ oradadır. Kilitli değildir ama defalarca itildiği için açılmayacağına inanmışızdır. İşte öğrenilmiş çaresizlik tam da burada başlar: denemeyi değil, vazgeçmeyi öğreniriz.İlk vazgeçiş genellikle fark edilmez. İnsan kendine “yorgunum” der, “şimdi sırası değil” der. Oysa mesele yorgunluk değil, inanç kaybıdır. Öğrenilmiş çaresizlik, tam da bu noktada kök salar: Çabalamaktan çok sonucu düşünmeye başlarız. Denemeden yenilgiyi kabulleniriz. Çünkü zihnimiz geçmiş deneyimlerden bir ders çıkarmıştır: “Uğraşsam da değişmeyecek.”
Zamanla sorun çözmek yerine kabullenmeyi, itiraz etmek yerine susmayı, umut etmek yerine beklemeyi seçeriz. Psikolojide öğrenilmiş çaresizlik, bireyin kontrol duygusunu yitirmesiyle ilgilidir. Kişi, yaşadıklarını kendi eylemlerinden bağımsız görmeye başlar. Ne yaparsa yapsın sonucun aynı olacağına inanır. Bu inanç zamanla davranışa dönüşür. Sorunla yüzleşmek yerine geri çekilmek, konuşmak yerine susmak, istemek yerine kabullenmek alışkanlık hâline gelir.
Öğrenilmiş çaresizlik, insanın tekrar eden başarısızlıklar, görmezden gelinmeler ya da adaletsizlikler karşısında “ne yaparsam yapayım değişmeyecek” düşüncesine teslim olmasıdır. Sadece bireysel bir ruh hâli değildir aslında; toplumsal bir iklimdir. İş yerinde sesini çıkaranın cezalandırıldığını gören çalışan susmayı öğrenir. İlişkide defalarca anlatıp karşılık alamayan kadın, anlatmaktan yorulur. Gençler, emeklerinin karşılığını alamadıkça hayal kurmamayı öğrenir.
Bu durum en tehlikeli hâlini, normalleştiğinde alır. İnsanlar mutsuzluklarını kader sanmaya başlar. “Böyle gelmiş, böyle gider” cümlesi, çaresizliğin atasözüne dönüşür. Oysa sorun kapının kilitli olmaması değil, artık kimsenin açmayı denememesidir.
Ama öğrenilen her şey değiştirilebilir. İlk adım, bu hâli fark etmektir. “Ben zaten yapamam” diyen iç sesi sorgulamak, küçük de olsa bir kapıyı yeniden itmek, suskunluğu bir cümleyle bölmek… Çaresizlik bize öğretilmiş olabilir ama umut hâlâ bizim seçimimizdir.
Öğrenilmiş çaresizlik, karakterimize sinsice sızar. Daha az hayal kurar, daha az umut eder, daha az kendimiz oluruz. Ve bir gün “Ben böyleyim” dediğimiz şeyin, aslında bize öğretilmiş bir suskunluk olduğunu fark edemez hale geliriz..En ağır bedeli ise ilişkilerde öderiz. Anlaşılmadığını defalarca deneyimleyen biri, anlatmaktan vazgeçer. Sevilmediğini değil, artık görülmediğini hisseder. Bu durum öfke yaratmaz; daha tehlikeli olanı yaratır: Duygusal uyuşma. İnsan ne bekler ne talep eder. Kendini koruduğunu sanırken, aslında kendinden vazgeçer.
Ama psikoloji bize şunu da söyler: Zihin öğrendiğini unutabilir, hatta yeniden yazabilir. Çaresizliği kıran şey büyük cesaretler değil, küçük karşı çıkışlardır. Bir cümle kurmak, bir sınır çizmek, bir ihtimali yeniden düşünmek… Kontrol duygusu, adım adım geri kazanılır.
Öğrenilmiş çaresizlik insanı sessizleştirir; iyileşme ise sesi geri verir. Ve bazen iyileşmek, güçlü olmak değildir. Bazen sadece şunu diyebilmektir: “Bu kader değil, bunu öğrendim. Ve ben artık böyle olmak istemiyorum.”
Ve her insan kendi sesini geri aldığında, sadece kendi hayatını değil, kendisinden sonra gelenlerin yolunu da aydınlatır.
Kendinin şu an içinde bulunduğu halinden memnun musun? Bu versiyonun senin gerçekten olmak istediğin kişi mi? Uzaklaş ve önce bunu bir düşün. Sonrasında cevabın hayır ise harekete geç! Erteleme. Her zaman yeni bir sen yaratabilirsin…
Yorum Yaz
Yorumlar
FLAŞ KOCAELİ GAZETESİ
Tel: 0555 819 86 99