Bayram sabahları bir zamanlar yalnızca takvimde işaretli günler değildi; kokusu, sesi, telaşı olan, kalbin içinde yer eden özel anlardı. Daha gün doğmadan uyanırdı evler… Mutfaktan yükselen o tanıdık kokular, ütülenmiş kıyafetlerin yanı başımızda hazır bekleyişi, kapıdan içeri giren ilk misafirin ayak sesi… Her şey bir ritüelin parçasıydı ve biz o ritüelin tam ortasında, farkında olmadan en kıymetli anlarımızı biriktirirdik.
Çocukluğumuzun bayramları kalabalıktı. Sadece insanlar değil, duygular da kalabalıktı. Sofralar doluydu ama asıl doyuran şey birlikte olmanın verdiği huzurdu. Büyüklerin ellerini öperken aldığımız harçlık kadar, başımızı okşayan o sıcaklık da değerliydi. Kapılar hiç kapanmaz, kahkahalar birbirine karışır, zaman sanki biraz daha yavaş akardı.
Şimdi ise bayramlar değişti. Kalabalıklar yerini daha sessiz anlara bıraktı. Aynı şehirde olsak bile mesafeler arttı; aynı evde olsak bile bazen aynı duyguda buluşamıyoruz. Teknolojiyle kısalan yollar, kalpler arasındaki uzaklığı her zaman kapatamıyor. Bayram mesajları birkaç kelimeye sığarken, o eski uzun sohbetler sanki başka bir zamana aitmiş gibi geliyor.
Ve bir de gurbet var… İnsan bayramın ne demek olduğunu en çok uzaktayken anlıyor. Yabancı bir şehirde, tanıdık olmayan sokaklarda uyanılan bir bayram sabahı… Ne kapıyı çalan bir komşu var ne de mutfaktan gelen o bildik sesler. Telefon ekranına sığdırılan bayramlaşmalar, içimizde büyüyen o boşluğu doldurmaya yetmiyor. İşte o an anlıyorsun; bayram aslında bir gün değil, bir “birliktelik” hissiymiş.
Uzak kaldıkça yakınlığın, yalnız kaldıkça kalabalığın kıymeti daha çok anlaşılıyor. Belki de bu yüzden geçmişe özlem duyuyoruz; çünkü orada sadece insanlar değil, duygular da bizimleydi. Bugün hâlâ bayramları yaşıyoruz ama o eski bayramların ruhunu ne kadar hissedebiliyoruz?Belki de asıl soru şu: Biz bayramları kaybetmedik… biz, birbirimize dokunmayı unuttuk.
Birbirimize dokunmak aslında çok da zor değildi eskiden; birinin hâlini gerçekten sormak, acele etmeden dinlemek, bir kapıyı çalmak, bir sofrayı paylaşmak, bir omza içtenlikle dokunabilmek… Mesaj göndermek değil, sesini duymak; hatırlamak değil, hatırladığını hissettirmek… Belki de en çok unuttuğumuz şey, birbirimizin hayatında gerçekten “var” olabilmek. Gölge insanlar olduk adeta. Hani çoğunlukla varlığı ile yokluğu da bir olanlar vardır ya onlardan biriyiz belki kimileri için. Ne denli uzaklaştık içtenlikten gerçekten anlayabilmek, takip edebilmek çok güç bu çağda! Hoş zaten neyi anlayabiliyoruz ki, ince şeyleri mi? Asla…
Eskiden insanlar kelimelerin arasına saklanan duyguları, bir bakışın taşıdığı anlamı, sessizliğin bile söylemek istediklerini çözmeye çalışırdı. Şimdi ise her şey hızlı, yüzeysel ve tüketilebilir olmak zorunda; kimse bir cümlenin altını kurcalamıyor, bir kalbin neden sustuğunu merak etmiyor. İnce şeyleri anlamaya çalışan insanlar azaldıkça, dünya da biraz daha kabalaşıyor sanki; çünkü inceliği fark edemeyen,
kırılganlığı da göremez. Ve belki de en acısı şu: artık kimse gerçekten anlaşılmak için çabalamıyor, çünkü kimsenin gerçekten anlamaya vakti yok.
Bir bayram daha sessizce geçti ve gitti. Geriye hala belleğimizde asılı duran eski anılarımız kaldı!
Yorum Yaz
Yorumlar
FLAŞ KOCAELİ GAZETESİ
Tel: 0555 819 86 99